"Vergi Yükü Dar Gelirlinin ve Yoksulun Sırtına Yüklendi"

İYİ Parti Isparta Milletvekili Aylin Cesur, 2020 Bütçe görüşmelerinde TBMM'de söz alarak 2019 ve 2020 bütçelerini eleştirdi. Bütçe oluşturmak adına vergi yükünün dar gelirlinin ve yoksulun sırtına yüklendiğini söyledi.

Haber albümü için resme tıklayın

İYİ Parti Isparta Milletvekili Aylin Cesur, 2020 Bütçe görüşmelerinde TBMM'de söz alarak 2019 ve 2020 bütçelerini eleştirdi. Bütçe oluşturmak adına vergi yükünün dar gelirlinin ve yoksulun sırtına yüklendiğini söyledi.

İYİ Partili Aylin Cesur'un meclis konuşması şöyle;

Sağlık Bakanlığı bütçesi üzerine İYİ PARTİ adına söz almış bulunmaktayım.

Bütçe deyince -dün de söyledim, yine altını çizeceğim- bütçe hakkı demokrasinin olmazsa olmazı. Bütçede, milletin ödediği vergiler nereye harcanıyor, onu konuşuyoruz ve millet adına bizler de burada bunun temsilcisiyiz. Bütçede, diğer yasalardan farklı olarak, her zaman, toplumsal kaynağın nasıl kullanılacağını, kimlere ve ne için verileceğini konuşuyoruz. Kimse alınmasın, biz işimizi yapıyoruz. Benim bu açıklamam dün akşamki oturum için. Muhalefet olarak burada yaptığımız görev nedeniyle, bütçesini açıklamak için kürsüye gelen Sayın Bakanımız bizim buradaki iç işleyişimiz üzerine oldukça sert açıklamalar yapmıştı, bir açıklık da ben getirmek istedim.

2019 yılı bütçesiyle Türkiye yeni sistemin bir handikabıyla daha tanıştı. Önceki yılların bütçelerinden ayrılan temel bir fark var; Türkiye Büyük Millet Meclisinin yürütmeyi, hükûmeti belirleme yetkisi gibi, ülke bütçesinin yapılmasına ve uygulanmasına ilişkin yetkisi de elinden alındı. Türkiye'de 1999 yılında devlete sermaye kesiminden, kâr ve sermaye birikimlerinden gelir ve kurumlar vergisi olarak istenen ödeme yüzde 46. Bu oran AK PARTİ hükûmetleri döneminde yüzde 20'ye düşürülmüş yani alınan kurumlar vergisi oranı yüzde 57 azaltılmış ve 2019 bütçesi de bu anlayış içinde hazırlanmış. Buna karşın, geniş halk yığınlarından alınan KDV, ÖTV gibi dolaylı vergiler 1986'da harcama ederinin yüzde 10'una, 2005 yılından itibaren yüzde 18'ine yükseltilmiş. Bu vergiler pırlanta satın alanlar tarafından ödenmezken ekmek, sebze, meyve, elektrik, su, doğal gaz, buzdolabı, ayakkabı, simit, şehir içi ve şehirler arası her türlü ulaşım gideri, sağlık hizmeti, kitap, gazete ve akaryakıt için ödenmek zorunda. Yani Türkiye'de vergi yükü dar gelirlinin, yoksulun sırtına yüklenmiş ve işçiden, küçük esnaftan, köylüden alınan vergilerle bir bütçe geliri oluşturulmakta; biz de burada onun neye harcandığını elbette vergi ödeyen vatandaş adına soracağız yani biz görevimizi yapıyoruz.

Gelelim sağlık için ayrılan bütçeye, 2020 yılı bütçesinde sağlık hizmetleri için ayrılan bütçe yetersiz. Sağlık Bakanlığına ayrılması hedeflenen bütçenin personel gideri, SGK devlet primi gideri ve genel kamu gideri olarak planlanan kısmı çıkarıldığında vatandaşa sağlık hizmeti sunumu için merkezî bütçeden kalan tutar çağdaş ülkelerde ayrılan payın çok altında.

Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre, Türkiye'de sağlık harcamalarının ana kaynağı SGK. SGK'nin sağlık harcamalarındaki payı 2006'da yüzde 75,9 iken on bir yıl sonra 2017'de yüzde 92,1'e yükseltilmiş. Bu, şu demek: Türkiye'de prim ödeme de dâhil olmak üzere 2017 yılında sağlık alanında yapılan her 100 liralık sağlık harcamasının en az 73 lirası kişiler tarafından gerçekleştirilmekte. Bu, kişi başına gelirin 30-40 bin dolar ve gelir dağılımının dengeli olduğu ülkelerde aslında olmalı da ancak sağlıklı dönüşümle dönüştüre dönüştüre eczacıları muhasebeci hâline getirdiğiniz ve yoksul sayısının 50-60 milyonu bulduğu ülkemizde vatandaşın sırtına taşınamaz bir yük bindirilmiş durumda. Bunun karşılığı "Paran yoksa öl." müdür? Ben bunu dememiş olayım, en iyisi siz de duymamış olun. Ne mi yapmalı? Sağlık hizmetleri harcamalarında merkezî bütçenin payı en az yüzde 40 olmalı ve Sağlık Bakanlığı bütçesi genel bütçenin en az yüzde 10'u olmalı. Gelin, SGK prim gelirleri içinde çalışanların ve kendi hesabına çalışanların payını azaltalım.

"Bütçe" deyince ilk olarak şehir hastaneleri konusu var. Bu öyle bir konu ki şu anda tek bir neslin bunun açtığı yarayı tedavi etmesi pek mümkün görünmüyor çünkü teslimiyet noktasına kadar gelen imtiyazların Osmanlı Devleti'nin ipini çeken kapitülasyonlardan hiçbir farkı yok. "Cebimizden para çıkmadan hastane yapıyoruz." açıklamaları gerçeği yansıtmıyor. Torunlarımızın bile geleceğini ipotek altına almaktayız ve bu anlayışla gelecek nesilleri de borçlandırmaktayız. 427 milyon liraya yapılacak olan bir hastane yapımı için yabancı ortaklı bir girişime 3 milyar 443 milyon lira ödeme yapılmasına müsaade edilmesi kabul edilemez. Üç yılda kendini amorti edecek bir yatırıma AK PARTİ Hükûmetinin imzasıyla devletimizin yirmi beş yıl boyunca kira vermesi kabul edilemez. Milletimiz adına söylüyorum: Yirmi iki yıl için de, önümüzdeki yirmi iki yıl için de hakkımızı helal etmiyoruz. Bu, milletimizin üzerinde büyük bir kamburdur ve kabul edilemez.

İngiltere 1997-2007 yılları arasında, on yıllık sürede kamu-özel iş birliği modelini sağlık alanındaki yatırımlarda yoğun olarak kullanmış fakat yatırım ve işletme maliyetlerinin çok artması ve beraberinde halkın sağlık hizmetlerinden memnuniyetsizliği nedeniyle bu modelden büyük oranda vazgeçmiştir. Nasıl olmuş da buraya gelinmiş? Bizdeki sürece bir bakalım: 2003 yılından itibaren Türkiye'de Dünya Bankası destekli Sağlıkta Dönüşüm Programı başladı. 2007 yılında Entegre Sağlık Kampüsleri Programı'na başlandı. 2011 yılından itibaren İngiliz danışmanlık şirketi Mott MacDonald 6 şehir hastanesi için danışmanlık hizmeti vermeye başladı. 21 Şubat 2013'te Sağlık Bakanlığınca kamu-özel iş birliği modeliyle tesis yaptırılması için kanun düzenlendi. 27 Mart 2015'te 6639 sayılı Yasa'yla Londra mahkemeleri yetkili kılındı. Ekim 2016'da Amerika menşeli Frost&Sullivan danışmanlık şirketi Türkiye'de kamu-özel iş birliği modeliyle sözleşmesi imzalanan 15 şehir hastanesinin listesini ve toplam yatırım maliyetinin 8,4 milyar dolar olduğunu yayınladı. 2018 yılında 8, 2019'da 2, toplamda 10 şehir hastanesi açıldı. Sözleşmesi imzalanan ve inşası yapılacak şehir hastanesi sayısı 10. Türkiye'de 31 şehir hastanesi yapılması planlanıyor. İşlevsel faaliyetleri sınırlandırılsa da kahraman Sayıştayımızın raporu var. Raporda neler diyor, bir de ona bakalım. Plan ve Bütçe Komisyonunda ve daha önce de konu olan, cevap alınamamış önemli bir konu var. Sayın Bakanım, şehir hastanelerinin ihale dokümanlarını ile yatırım ve işletme dönemine ait sözleşmelerini ve eklerini -müşavirlik hizmetleri alımları da dâhil- bunları talep ediyoruz. Bu daha önce de dile getirildi.

Yine, bir başka detay var Sayıştay raporunda. Sağlık tesislerinin yüksek doluluk oranlarına ulaşmış olmalarına rağmen miktara bağlı hizmetlerin alt kırılımlarında talep garantili miktarların altında kalındığı tespit edilmiş ve Sayıştay diyor ki: "Planlama aşamasında verilecek garanti miktarları ihtiyaç analizleri yapılarak belirlenmemiş." Elâzığ Şehir Hastanesinde tüp bebek birimi bulunmamasına rağmen laboratuvar hizmetleri altında tüp bebek birimi için garanti bedeli ödendiği de Sayıştay raporlarında geçiyor.

"Hizmete açılan şehir hastanelerinde uygulama projeleri temin edilemediğinden ticari alanlara ilişkin değerlendirme yapılamamış, temin edilebilen bir şehir hastanesine ait uygulama projesinin değerlendirilmesi sonucunda, uygulama projesinde ticari alan olarak belirtilmeyen sahaların da ticari alan olarak kullanıldığı tespit edilmiştir.

Şehir hastaneleri projelerinin finansmanının genelde yurt dışı finansörler tarafından finanse edildiği ve finans anlaşmalarının finansörlerle akdedildiğini; taraflardan biri olan finansörlerle hukuki ihtilaflarda tahkim yerinin Türkiye olması hususu yabancı yatırımcılar tarafından Türk yargı sistemindeki çeşitli sorunlar öne sürülerek kabul görmediği ve bu sebeple bazı proje sözleşmelerinde bu yönde değişiklikler yapılmasının hasıl olduğu belirtilmiş.

İdare vermiş olduğu cevapta, bulgu konusu edilen hususun finansörlerden gelen taleplerden kaynaklandığını ifade etmiş.

Sağlık tesislerinin hasar görmesi hâlinde, sigorta gelirlerinin, tesisin yeniden inşası yerine finansman sağlayanlara aktarılması sonrasında tarafların hak ve yükümlülüklerine ilişkin olarak sözleşme ve eklerinde düzenleme bulunmaması nedeniyle, gelecekte ihtilafa neden olma riski de var." diyor rapor.

Şehir hastanelerinde miktara bağlı hizmetler için yapılan ödemelere ilişkin belirlenen birim fiyatların ve hizmet kalemlerinin alt kırılımlarının birbirinden farklı olmasının da altı çiziliyor raporda. Örneğin, Adana'da 355 birim/fiyat olan kemoterapi ilaç hazırlama bedeli, Elâzığ'da 1 birim görünüyor, 355 kat fark var.

Şehir hastanelerinde uygulanan hizmet bedelleri ve kiralarda da ciddi farklılıklar var. Kaynaklar kötüye kullanılıyor.

Şimdi, ben, müsaadenizle, yine soracağım: Şehir hastanelerinin açılmasıyla birlikte hangi ilde kaç tane hastane kapatılmıştır ve yatak sayıları nasıl değişmiştir?

Sayın Bakanım, bir de 112'lerin hastaları birçok yakın hastaneyi pas geçip şehir hastanesine götürdüğüne dair şikayetler var. Böyle bir şey var mıdır? Ben bunu da sizden öğrenmek isterim.

Şehir hastanelerinin elektrik, su, doğal gaz gibi giderleri ne kadardır ve hangi kaynaklardan ödenmektedir?

Bir de şöyle soralım: Sağlık Bakanlığı bütçesinin ne kadarı şehir hastanelerine gitmektedir? Önümüzdeki yıllarda bu oran Sağlık Bakanlığı bütçesi için bir sıkıntı mıdır?

Bir soru daha: Dünya Bankasından şehir hastanelerine eğitim fonu desteği gelmekte midir? Geliyorsa bu fon nasıl kullanılmaktadır?

Şehir hastaneleri projelerinin bir de sahada yansımaları var. Benim seçim bölgem Isparta'da, Yenişarbademli'de, Senirkent'te vatandaşlar şikâyetçi, diğer ilçelerde de öyle. Isparta, Yenişarbademli'ye iki buçuk saat uzaklıkta. Daha önce 98 uzman doktoru olan ilçenin şimdi uzman doktoru yok, diğer ilçelerde de aşağı yukarı aynı. Hastalar en ufak bir şey için, bir raporlu ilaç yazdırmak için şehir hastanesine gitmek zorunda kalıyorlar. Onu alıp gidinceye kadar iki üç gün orada konaklama ve diğer maliyetleri de karşılamak zorunda kalıyorlar, çok büyük bir sorun.

Bir önemli konu da birinci basamak sağlık hizmetleri değerli milletvekilleri. Sayıştay raporuna göre, milyonlarca doz aşının çöpe atıldığı bir sağlık ortamındayız. Aşı reddi önemli bir orana ulaşmış durumda ve bu durum, aşılanmış bireyler de dâhil, halk sağlığı açısından aslında çok önemli bir durumda. Göçmenlerin aşılanması yine önemli bir sorun ve bu durum salgın hastalıklar açısından önemli bir risk hâlini almış durumda. Kızamık son yıllarda onlarca kat arttı ve artık memlekette kızamık salgınlarından söz edilir hâle geldi. Milyonlarca doz aşı çöpe atılırken Sağlık Bakanlığı hâlâ grip aşısını yeterli temin edemedi. Aile sağlığı merkezlerinin altyapısı çok sorunlu, apartman binalarında sağlık hizmeti veriyorlar ve aile hekimliği sisteminin başından bu yana ASM binası Sağlık Bakanlığı tarafından hiç yapılmadı. Birinci basamak sağlık hizmetleri içerisinde yer alan iş yeri hekimliği ayrı bir sorun. Bir hekim 50-60 iş yerinin hekimliğini yapıyor, her gün iş kazaları ve işçi ölümleri oluyor. Yine, birinci basamağın bu kadar sorunlarla dolu olması, birinci basamağa yönelik güven bunalımının artmasına neden oluyor ve hastanelerin acil servisleri çekiyor bunun yükünü. Ülke nüfusunun 2 katına yakın insan bir yılda acil servislere gidiyor ve Sağlık Bakanlığı bence bu soruna akılcı bir çözüm bularak bu yükten de acil servislerimizi kurtarmalı.

Sağlıkta şiddet konusu yine çok önemli. Bu bütçede Sayın Sağlık Bakanımız her konudan söz ettiler ancak hekimlerin en büyük sorunu olan şiddete bir detay vermediler. Bu ülke hekim ölümleriyle anılır hâle geldi maalesef Sayın Bakanım. Son altı yılda 80 bine yakın sağlıkta şiddet vakası yaşandı ve saat başı 1 doktor şiddete maruz kalıyor demek bu. Defalarca konuştuk bu konuyu, 2013'te Komisyon kuruldu, raporları var, biz kanun teklifi verdik, önergeler sunduk, reddedildi. Aslında yapılacaklar belli, İngiltere örneği var, İsveç örneği var. Bütün bunları yapmak gerekiyor, yasal düzenleme yapacaksınız, hepsi bu. Biz, neden bu yasal düzenleme işini beceremiyoruz burada? Sistemsel sorun bence.

Ülkeden yurt dışına çıkan hekimlerin sayısı her geçen gün artmakta. Avrupa'da çalışmak, ihtisas yapmak için, Türk Tabipleri Birliğinden sicil belgesi almak için başvuran hekim sayısı 2012 yılında 59 -yıllara göre her yıl artmış- ve 2018'de 802 iken bu yıl Kasım itibarıyla 906'ya ulaşmış. Bu nedir biliyor musunuz? Hekimler ülkemizden kaçmakta, uzaklaşmakta. Ben şimdi Sayın Bakanımıza bunu da sormak istiyorum: Bunun için acaba Bakanlık bir tedbir almakta mıdır?

Hekim ücretleri arasındaki eşitsizlikler, döner sermaye ücretlerinin hastaneler arasındaki inanılmaz farklılıkları da ayrı bir sorun. Maaş demişken, emekli hekimler arasında maaş farklılıkları çok önemli sorun. SSK ve BAĞ-KUR'dan emekli olan hekimlerin aldıkları düşük emekli maaşları -bir hekim olarak söylüyorum- utanılacak vaziyette, derhâl tedbir alınmalı.

Ne yapmalı biliyor musunuz? Demokrasinin olmazsa olmazı sivil toplum örgütlerinin aklı başında önerilerini dikkate almalı. Dişhekimleri Odası, Tabip Odası, Eczacı Odası, Veteriner Hekimleri Odası ortak bir çalışma yapmışlar, geldiler bize, sundular, çözüm aramışlar istihdam sorununa ve istihdam bulamayanlara karşı ve bunlar, 2014 yılında, Sağlık Bakanlığı, YÖK, Maliye ve Kalkınma Bakanlıklarının Türkiye'de Sağlık Eğitimi ve Sağlık İnsangücü Durum Raporu yayınlanmış, onu sundular. Raporda diyor ki: "Sağlık insan gücü planlaması, topluma bugün sunulan ve gelecekte sunulacak sağlık hizmetlerini gerçekleştirmek üzere, sağlık çalışanlarının yeterli nicelikte, yüksek nitelikte, düzgün bir dağılımla, yerinde bir zamanlamayla ve doğru bir şekilde istihdam edilmelidir." Ancak uygulama, maalesef, böyle değil ülkemizde. Sağlıkla ilgili mesleklerde bu kriterlere göre planlama yapılamamakta. Tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi, ülkemizde de sağlık meslekleri eğitimi en maliyetli eğitim oysa. Koruyucu ve önleyici sağlık hizmetlerine öncelik veren, insan gücü planlamasını ihtiyaç, talep ve nüfus kriterlerine göre belirleyen ulusal sağlık politikaları oluşturulmadan, toplum sağlığının çağdaş ülke seviyelerine getirilmesi mümkün değil değerli milletvekilleri.

Son on yıldır açılan fakültelerle öğrenci kontenjanlarındaki artış kaygı verici boyuta gelmiş, mezunlar isyandalar. Siz atama sözü veriyorsunuz hâliyle, onlar da sabırla bekliyorlar, istihdam edemeyince bunalıma giriyorlar, binlerce mesaj geliyor bize ve kendi adıma, ben onların sağlıklarından kaygı duyar haldeyim. Geçen sene diyaliz teknikerlerini dile getirdik, önergeler verdik. "Yerel yönetmelikle alacağız." demiştiniz; 2 alımda toplam 174 kişi alınmış. Sayıları 400'e yakın ve isyandalar.

40 BİN ATAMA BEKLİYORLAR

Paramedikler, fizyoterapistler, anestezi teknisyenleri, ameliyathane teknisyenleri ve aslında, yardımcı sağlık personelleri… Teknisyenlere kadro verilmemesi, acil tıp teknisyenlerine verilmesi de ayrı bir sıkıntı olmuş ve gerçekten de sıkıntıdalar. Geçen sene verilen atama sözünün bu sene 2'ye bölünerek uygulanacak olmasından da çok muzdaripler. Önümüzdeki sene 40 bin kişinin atanması talebini ilettiler, ben de size iletmiş olayım Sayın Bakanım, 2020 yılında 40 bin atama bekliyorlar.

Evet, neler yapalım? Biz diyoruz ki: On yedi yıllık AK PARTİ hükûmetlerinde uygulanan Sağlıkta Dönüşüm Programı, bu kürsüde her fırsatta söylediğimiz gibi, maalesef iflas etmiştir; bir an önce geri dönelim. Ülkemizde, 2018 yılı itibarıyla, toplam 1 milyon 16 bin 401 sağlık personeli var. Onlara 3600 ek gösterge verilmesiyle alakalı 2 tane Meclis araştırması önergesi verdik İYİ PARTİ olarak ve reddettiniz; gelin, bunu yapalım. Yeni bir yapılandırmaya gidilmesi şart. Performans sistemini kaldıralım. Sağlık çalışanlarının çıplak maaşlarını emeklilikte geçerli olacak şekilde 2 misli artıralım. Emeklilerimizden muayene ve ilaç katkı payı almayalım. Kamu hastanelerini modernize edelim.

Şehir hastanelerinden faaliyete geçenleri bölge ihtisas hastanesi anlayışıyla ve ihtiyaçlar doğrultusunda, borçlanma sözleşmeleriyle birlikte yeniden düzenleyelim. Sağlıkta yeniden iyi bir yapılanmaya gidelim.

14 Ara 2019 - 21:27 - Siyaset


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak KPSS Cafe Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan KPSS Cafe hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler KPSS Cafe editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı KPSS Cafe değil haberi geçen ajanstır.




Anket KYK Borçları Silinsin Mi?